Susma Hakkının Tarihine Bir Bakış: İnsanlar Kendini Suçlamaktan Ne Zaman Kurtuldu?
Bir suç isnadıyla karşı karşıya kalan kişiye bugün yöneltilen ilk hatırlatmalardan biri, konuşmak zorunda olmadığıdır. Bu cümle modern ceza muhakemesinin olağan bir parçası hâline geldiği için arkasındaki uzun mücadele çoğu zaman fark edilmez. Oysa devletin bir insandan kendi mahkûmiyetine yardım etmesini istememesi düşüncesi, hukuk tarihinde oldukça geç olgunlaşmış bir güvencedir. Yüzyıllar boyunca sorgulamanın amacı yalnızca gerçeği araştırmak değil, şüphelinin ağzından ikrar elde etmekti. Böyle bir dünyada sessizlik bir hak değil, aşılması gereken bir direnç sayılıyordu.
Bugünkü anlayışın tarihî kökleri anlatılırken sık sık Latince nemo tenetur se ipsum accusare sözüne başvurulur: Hiç kimse kendisini suçlamakla yükümlü değildir. Bununla birlikte ilkenin doğum tarihini kesin bir yıla bağlamak mümkün değildir. Araştırmalar, düşüncenin Orta Çağ kanon hukukunda ve Avrupa ius commune geleneğinde izlenebildiğini gösteriyor. İlk biçimleri de bugünkü kapsamlı savunma güvencesiyle aynı değildi. Zaman içinde farklı hukuk çevrelerinden geçen eski bir kaidenin anlamı genişlemiş, devlet ile sanık arasındaki ilişkinin esaslarından birine dönüşmüştür.
Bu gelişmenin en çarpıcı safhalarından biri XVI. ve XVII. yüzyıl İngiltere’sinde yaşandı. Star Chamber ve High Commission önündeki bazı soruşturmalarda kullanılan ex officio yemini, kişinin kendisine yöneltilecek sorulara doğru cevap vereceğine daha baştan yemin etmesini gerektiriyordu. Üstelik sorgulanan kimse bazen kendisine yöneltilen suçlamanın bütün ayrıntılarını bilmeden konuşmak durumunda kalabiliyordu. Önünde pek cazip olmayan üç yol vardı: Gerçeği söyleyerek kendisini suçlamak, yalan söyleyerek yeminini bozmak veya cevap vermeyip yaptırımla karşılaşmak. Dönemin dinî ve siyasî ihtilafları içinde nemo tenetur sözü böylece soyut bir hukuk kaidesinin ötesine geçti; zorlayıcı sorgulamaya karşı kullanılan güçlü bir itiraza dönüştü.
Star Chamber ile High Commission’ın 1641’de kaldırılması bu hikâyenin önemli dönemeçlerinden biridir, fakat burada ihtiyatlı olmak gerekir. Eski anlatı, bu tarihten sonra susma hakkının İngiliz hukukunda neredeyse tamamlanmış olduğunu kabul ediyordu. Daha yeni hukuk tarihi araştırmaları ise değişimin çok daha yavaş gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Sanığın avukata erişiminin sınırlı olduğu, savunmasını çoğu kez bizzat yapmak zorunda kaldığı bir muhakeme düzeninde teorik olarak susabilmek ile gerçekten sessiz kalabilmek aynı şey değildi. Konuşmayan bir sanık hukuken cezalandırılmasa bile kendisini savunma imkânından mahrum kalabiliyordu. Dolayısıyla modern anlamdaki güvence, tek bir mahkemenin kaldırılmasıyla değil, ceza yargılamasının bütünü değiştikçe güç kazandı.
Mesele yalnızca sanığın konuşup konuşmamasından da ibaret değildi. Daha temel bir soru ortaya çıkmıştı: Bir suçun ispat yükü kimin üzerindedir? Eğer sanığın kendi aleyhindeki delili üretmesi beklenmiyorsa, suçlamayı ileri süren makam iddiasını başka delillerle ortaya koymak zorundadır. Masumiyet karinesi, ispat yükü, müdafi yardımından yararlanma ve kendini suçlamaya zorlanmama ilkeleri bu noktada birbirine yaklaşır. Susmak, gerçeğin araştırılmasını engelleyen şüpheli bir davranış olmaktan çıkıp kişinin devlet karşısındaki usulî konumunun bir parçası hâline gelir.
Atlantik’in öte yakasında bu düşünce anayasal bir kimlik kazandı. Amerikan Anayasası’na 1791’de eklenen Beşinci Değişiklik, kişinin bir ceza davasında kendi aleyhine tanıklık etmeye zorlanamayacağını hükme bağladı. Böylece İngiliz hukuk tarihinin uzun tartışmalarından süzülen nemo tenetur ilkesi, yazılı bir anayasal güvence içerisinde açık ifadesini buldu.
Bununla birlikte günümüzde geniş kitlelerin susma hakkıyla kurduğu bağ, XVIII. yüzyıldaki anayasa tartışmalarından çok 1966 tarihli Miranda v. Arizona kararına dayanır. Amerikan polis filmlerinden dünyanın dört bir yanına yayılan “sessiz kalma hakkınız vardır” ihtarı, hakkın popüler kültürdeki simgesi hâline geldi. Miranda ile mesele yalnızca kişinin teorik olarak konuşmaya zorlanamaması olmaktan çıktı; gözaltındaki şüphelinin bu imkândan haberdar edilmesi de ceza muhakemesinin merkezî konularından biri oldu. Böylece eski nemo tenetur düşüncesi modern polis sorgusunun gündelik diline girmiş oldu.
Avrupa hukukunda ise kendini suçlamama güvencesi, adil yargılanma anlayışı içinde gelişti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinde “susma hakkı” kelimeleri açıkça yazılı değildir. Buna rağmen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, susma ve kişinin kendi aleyhindeki suçlamaya katkıda bulunmaya zorlanmamasını adil yargılanmanın temel güvenceleri arasında kabul etmiştir. Bu yaklaşımın arkasındaki düşünce açıktır: Devlet suç isnadında bulunabilir, soruşturabilir, delil toplayabilir ve kovuşturabilir; fakat suçlanan kişiyi kendi aleyhindeki davanın zorunlu aracına çeviremez.
Osmanlı hukukundaki gelişme de ayrıca dikkat çekicidir. Tanzimat öncesindeki ceza muhakemesinde bugünkü anlamıyla genel ve açık bir susma güvencesinden söz etmek mümkün değildir. Tanzimat sonrasında işkence ve kötü muameleye karşı getirilen yasaklar, muhakeme anlayışındaki dönüşümün önünü açtı. 1879 tarihli Usul-i Muhâkemât-ı Cezâiyye Kanun-ı Muvakkati, Fransız ceza muhakemesi hukukunun kuvvetli etkisi altında yeni bir usul düzeni meydana getirdi; ancak burada dahi söz konusu güvence günümüzdeki açıklığıyla düzenlenmiş değildi. İlginç biçimde Mecelle’de yer alan “Sâkite bir söz isnad olunmaz, lâkin ma‘rız-ı hâcette sükût beyandır” kaidesi, sessizliğin hukukî anlamına ilişkin daha eski ve incelikli bir yaklaşımı yansıtır. Osmanlı ceza muhakemesindeki dönüşüm bu sebeple düz bir ilerleme çizgisinden ziyade, farklı hukuk geleneklerinin yan yana bulunduğu bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet döneminde güvence nihayet anayasal seviyede açık bir ifadeye kavuştu. 1961 Anayasası’nın 33. maddesi, kimsenin kendisini veya kanunun gösterdiği yakınlarını suçlandırma sonucu doğuracak beyanda bulunmaya yahut bu yönde delil göstermeye zorlanamayacağını hükme bağlamıştı. Böylelikle mesele yalnızca ceza muhakemesi tekniğine ilişkin bir kural olmaktan çıkarak temel hak statüsüne yükseldi.
1982 Anayasası aynı esası 38. maddesinde korudu: “Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.” Anayasa Mahkemesi de bunu hem susma hem kendini suçlamama güvencesi olarak ele almakta ve adil yargılanma hakkıyla ilişkilendirmektedir. Mahkemenin yaklaşımında düzenlemenin tarihî gerekçesi ayrıca önem taşır: İnsanı kendi aleyhine konuşmaya mecbur bırakmak, zorlamanın giderek kötü muameleye ve hatta işkenceye dönüşebileceği bir alan meydana getirir.
Bu nedenle susma hakkını yalnızca “sanığın sorulara cevap vermemesi” şeklinde anlamak eksik kalır. Asıl mesele, devletin ceza verme kudretini nasıl kullanacağıdır. Hukuk devleti suçlanan kişiden masumiyetini kanıtlamasını veya kendi mahkûmiyetinin malzemesini hazırlamasını beklemez. İddia makamı delilini kendisi bulmalı, isnadını hukuka uygun yollarla ortaya koymalı ve suçluluğu gereken ispat ölçüsüne göre göstermelidir. Şüpheli yahut sanık ise savunma yapmayı tercih edebileceği gibi sessizliği de seçebilir.
Yüzyıllar önce sorgulanan insan için susmak, otoriteye meydan okumak anlamına gelebiliyordu. Bugün ise aynı davranış hukuk düzeninin tanıdığı bir savunma imkânıdır. Aradaki fark, ceza muhakemesinin geçirdiği büyük zihniyet değişimini gösterir. Eski yargılama düzeni çoğu zaman sanıktan ikrar bekliyordu; çağdaş hukuk, devletten delil bekler.
Susma hakkının belki de en kısa tarihi budur: Bir zamanlar suçluluğun işareti sayılabilen sessizliğin, yüzyıllar süren hukukî dönüşüm sonunda insan haysiyetini ve savunma serbestisini koruyan anayasal bir güvenceye dönüşmesinin tarihi.
