ANAYASA MAHKEMESİNDEN SAVUNMA HAKKINI GÜÇLENDİREN BİR KARAR: DEĞİŞEN SUÇ VASFI VE SANIĞIN BİLGİLENDİRİLMESİ

Anayasa Mahkemesi, 26 Mart 2026 tarihli ve E.2025/18 sayılı kararıyla, 7532 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle değiştirilen 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 226. maddesinin dördüncü fıkrasının üçüncü cümlesini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etmiştir. Kararın kamuoyuna ilişkin özeti, 16 Temmuz 2026 tarihli ve ND 20/26 sayılı Norm Denetimi Basın Duyurusu ile yayımlanmıştır. Karar, suçun hukuki niteliğinin yargılama sırasında değişmesi hâlinde sanığın ek savunma hakkının kapsamı ile müdafiye yapılan bildirimin anayasal bakımdan yeterliliğini tartışması bakımından, ceza muhakemesi hukuku açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. 

İptal edilen düzenleme, suçun hukuki niteliğinin değişmesi nedeniyle sanığa yapılması gereken bildirimin dosyada bulunan son adresine ulaştırılamaması veya bildirime rağmen sanığın duruşmaya katılmaması hâlinde, müdafiye yapılan bildirimin yeterli sayılmasını ve yargılamanın bu şekilde sonuçlandırılabilmesini öngörmekteydi. Böylece, değişen hukuki nitelendirmeye ilişkin olarak sanığın fiilen bilgilendirilmesi sağlanamasa dahi, mahkûmiyet dâhil olmak üzere hüküm kurulmasının önü açılmış oluyordu.  

Anayasa Mahkemesi kararını, adil yargılanma hakkının ayrılmaz unsurları olan isnadı öğrenme hakkı, silahların eşitliği, çelişmeli yargılama ilkesi ve bizzat savunma hakkı üzerine temellendirmiştir. Mahkemeye göre, ceza muhakemesinde hukuki nitelendirmenin değiştirilmesi yalnızca teknik bir değerlendirme olmayıp, sanığın savunmasının kapsamını ve içeriğini doğrudan etkileyebilecek niteliktedir. Bu nedenle, değişen isnadın sanığa etkili biçimde bildirilmesi ve sanığın yeni hukuki duruma göre savunmasını hazırlama imkânına sahip olması, hakkaniyete uygun bir yargılamanın zorunlu unsurlarındandır. 

Kararın dikkat çekici yönlerinden biri, müdafinin usul hukukundaki temsil fonksiyonu ile savunma hakkının kişisel niteliği arasındaki ayrımı açık biçimde ortaya koymasıdır. Mahkeme, müdafiye yapılan bildirimin her durumda sanığın bizzat bilgilendirilmesiyle eşdeğer kabul edilemeyeceğini benimsemiştir. Zira savunma hakkı, yalnızca hukuki yardım alma hakkından ibaret olmayıp, aynı zamanda sanığın isnadı öğrenmesini, duruşmada hazır bulunmasını ve mahkemeye doğrudan açıklamada bulunabilmesini de kapsamaktadır. Bu yönüyle karar, savunma hakkının öznesinin müdafi değil, öncelikle sanığın kendisi olduğu yönündeki anayasal yaklaşımı güçlendirmektedir. 

Anayasa Mahkemesi ayrıca, sanığın duruşmaya katılmaması veya kendisine tebligat yapılamaması olgusunun tek başına savunma hakkından feragat ettiği sonucunu doğurmayacağını vurgulamaktadır. Temel haklardan feragatin açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması gerekir. Böyle bir iradenin tespit edilemediği durumlarda ise, sanığa geçerli mazeretini ileri sürerek duruşmaya katılabilmesini ve bizzat savunmasını gerçekleştirebilmesini sağlayacak usul güvencelerinin tanınması zorunludur. İncelenen kuralın bu yönde herhangi bir güvence içermemesi, ölçülülük incelemesinde belirleyici olmuştur. 

Bununla birlikte Mahkeme, sanığın yokluğunda yürütülen ceza yargılamalarının ilke olarak Anayasa'ya aykırı olduğu yönünde mutlak bir yaklaşım benimsememektedir. Kararda açıkça ifade edildiği üzere, belirli koşullar altında gıyapta yargılama mümkündür. Ancak bunun için sanığın adil yargılanma hakkının asgari güvencelerinden yararlanabilmesi ve gerektiğinde yokluğunda verilen hükmün yeniden değerlendirilmesini talep edebilmesine imkân tanıyan etkili usul mekanizmalarının bulunması gerekmektedir. İptal edilen düzenleme ise bu dengeyi sağlayamadığından, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması amacının savunma hakkına getirilen sınırlamayı haklı gösterecek ölçüde yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 

Kararın ceza muhakemesi hukuku bakımından en önemli sonucu, ek savunma hakkının şekli bir usul işlemi olarak değil, adil yargılanma hakkının maddi güvencelerinden biri olarak değerlendirilmesidir. Bu yaklaşım, usul ekonomisi ile savunma hakkı arasındaki dengeyi yeniden kurmakta; özellikle suçun hukuki niteliğinin değiştiği durumlarda sanığın yargılamaya etkin katılımının anayasal güvence altında bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bu yönüyle karar, yalnızca CMK'nın 226. maddesine ilişkin bir norm denetimi kararı olmanın ötesinde, savunma hakkının kişisel niteliğini ve ceza muhakemesindeki merkezi konumunu yeniden teyit eden önemli bir anayasal içtihat niteliği taşımaktadır. 



Bu blogdaki popüler yayınlar

1937 Senesinden Absürt Bir Propaganda Haberi ve Düşündürdükleri

İŞYERİNDE SESSİZ ŞİDDET: MOBBİNG NASIL İSPAT EDİLEBİLİR?